Bey amca..

“Bey amca…
Öyle uzaklara dalmışsın ki seni düşüncelerine dokunarak uyandırmalı…
Öyle şeyler yaşamışsın ki ellerinden iz sürmeli…”

Artvin ardanuç belediye çah bahçesi sabahın erken vakitlerinden bir kare.

Published in: on 06 Mart 2010 at 20:30  Yorum Yapın  

Salınmıştık bir heyecana…

Salınmıştık bir heyecanın peşine, o yaz takı tezgahımızı dolduracak incik boncukların renkli dünyalarını keşfetmek için Eminönüne kalabalıklar içine girmiştik.  Bir keşmekeş havası olsada her aradığını bulabiliyordun bu güzide semtte hatta uzun zamandır görmediğin arkadaşlarınla bile karşılaşman olasıydı…

Bu koşuşturmacada ayaklarımız biraz mola derken midemizde sıra bende diyordu ve bizde soluğu Sirkeci’nin esnaf lokantalırında alıyor yemek sonrası çayımızı yeni caminin gölgesindeki çay bahçelerinden birinde yudumluyorduk. Önümüzdeki günlerde açacağımız takı tezgahımızın programları üzerinde konuşuyor zaman zaman felsefe yapmaktan hayata çatmaktan kendimizi alamıyorduk…

Published in: on 04 Mart 2010 at 21:28  Yorum Yapın  

At arabası durağı…

Ayvalıkta Rum yapısı olan binanın duvarında mescid yazısı, mescidin yerini sormak için mi yazılmış yoksa keyfi mi yazılmış bilenmeyen bir telefon numarası, ilk kez gördüğüm cadde ve sokağın bir yazıldığı tabela (13 Nisan Cad. 14. Sokak) yine ilk kez gördüğüm at arabası durağı levhası ve at arabası içinde eşya taşımak için bekleyen sevimli abiler…  bu fotoğrafta bu kadar detayın bir arada olduğunu yeni farkketim
güzel ülkemizin zenginliğinden bir kompozisyon…

Published in: on 03 Mart 2010 at 21:27  Yorum Yapın  

Komşum kilise…

Yine Ayvalıktan bir fotoğraf karesi, medeniyetlerin beşiği dediğimiz anadolunun bu tür örnekleri çok olsada iki ayrı dinin bir birine bu kadar komşu olabilmesi görülmeye değerdi… Tesadüfen gözümüze çarpan bu görüntüyü fotoğraflarken plansız yolcukların her zaman büyük sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha görmüş, her adımda karşımıza çıkacak olanı bilmiyor oluşumuzun heyecanı yapmış olduğumuz geziye apayrı bir anlam katımıştı…

Published in: on 03 Mart 2010 at 19:00  Yorum Yapın  

Her zamanki günden biraz farklı…

Hemen hemen hergün ziyaret ederdik bazen iki kişi bazen beş altı kişi.  Altı kişi olunca ekip tamam derdik  ve o zaman her zamankinden biraz farklı olurdu…

Küçücük şehrin biricik meyhanesiydi, taştandı, handı, taşhandı. Her gidenin zihninde izlerini damağında lezzetini bırakırdı. Kimi zamanda aşklarını…

Tarih her zaman büyülüdür o da yüzyıllık tarihinden nasiplenmişti tabiki, her ziyaretcisini büyülemeye devam edecekti.
Sohbetler sürecek leziz mezelerden yenilecek alkolü biraz kaçırınca yine imdada bir türk kahvesi yetişecek ama bir farkla yanında nane likörüyle…

Kapılarını bir ramazanda birde futbol maçlarında kapatırdı bize taşhan e o da bize özlem payıydı tabiki…

Published in: on 02 Mart 2010 at 21:28  Yorum Yapın  

Köprü altı…

Üstünden hayat akarken altından hayatımızdan akanlar geçerdi…  tam altında durunca hayatta duruyordu sanki uzanamıyordu karşı kıyıya…

bir yakayı diğer yakaya, bir kıyıyı  diğer kıyıya, aşığın elini diğerinin eline bağlayandı köprü, bir dudağı diğerinde buluşturan  köprü altıydı, hayat altıydı bizimkisi…

Published in: on 01 Mart 2010 at 22:05  Yorum Yapın  

Madam’ın özel dibek kahvesi

Şehirli ayaklarımızın taştan döşenmiz sokaklarda mücadelesi çok sürmedi neyseki yakınlarındaymışız madamın. Ahşap mekanların içime kattığı huzur vücuduma yayılıp ayaklarımdaki yorgunluğu alıp götürmüştü bile. Bir yandan madamı aradı gözümüz ama madam 1 yıl önce bütün hünerini eşine devredip gitmişti. İlk kez tattığım dibek kahvesi buruk bir tat bırakmıştı içimde…

Published in: on 01 Mart 2010 at 20:30  Yorum Yapın  

Ahh zaman

yüz yılın son çeğreğinde geldim dünyaya, şimdi yeni bir yüz yılın ilk çeğreyindeyim adına zaman demişler bense “ahh zaman”

Published in: on 28 Şubat 2010 at 23:05  Yorum Yapın  

Renkten renge girdim…

şehirler arası yolculuklar gibiyim, sabah ezanında yola çıkılmış, yol üstü salaş bir lokantanın lezzetinden geçilmiş, yorgun ama turuncuyum…

yürüyorum, yollarım biraz engebeli, taşlı çakılı, bazende düzlük ama ben o baharda açan küçük mavi çicekleri gördüm ya bende maviyim şimdi…

filizleniyor düşlerim geceye sonra dallanır budaklanır sarar beni uyurum sıcaklığıyla, sabah güneşiyle tekrar yeşillenirim yeşilim...

yağmuru çağıran müzikler çalıyor playerda birazdan yükünü boşaltır, demini almış çay gibi tamım, tavşan kanıyım, kırmızıyım…

“hayatını yaşamak” hep mutlu bir cümle gibi kurulurdu “köşeyi dönmekte” öyle, şimdi köşede bekliyorum hayatı, çok ciddiyim çok siyahım…

ilk sigaramı içtim, kendimi yoldan çıkardım artık çoğu şeyi yapabilirim artık sütten çıkma ak kaşık değilim ama halen beyazım…

renkten renge girdim, şimdi tüm duygularımla uyumlu olsun diye griyi seçtim kendime…

Published in: on 28 Şubat 2010 at 23:00  Yorum Yapın  

Adadan aklımda kalanlar

bir rum köyünün sokağındaki son evin bahçesindeydik, maviş gözlü amcanın bize ikram ettiği şarabı yudumlarken gözüm kaydı yaşlılığıma….

Rodostan geliyorlardı doğup büyüdükleri yerleri görmeye, bambaşkaydı tabi onların hikayesi çünkü yurdundan kovulanlardı onlar, mübadeleydi. Hakan Günday da Rodosluydu ama hiç bahsetmezdi romanlarında mübadeleden ben olsam “kinyas”ı bozcaadalı “kayra”yıda gökçeadalı yapardım…

hiç aksatmadan her yıl gelirmiş köyünü görmeye, sokağına uzun uzun bakıp çocukluğundan kareleri alır yanına doğru Rodosa götürürmüş…

Published in: on 28 Şubat 2010 at 21:58  Yorum Yapın